Babak Zamani’nin ’Buluttan Sonra’ romanını Türkçeye Çeviren Mojtaba Nahani: Adaletsizliğin kökü, insanın ‘sayı’dan ibaret görülmesinde yatıyor
Nuray Salman [email protected] Topraklarından koparılan insanların, barajlar altında unutulan hayatların, devletle halk arasına sıkışan evlerin hikayesi ile İran’da yılın en çok satan romanı olan Babak Zamani’nin “Buluttan Sonra” romanını Türkçeye çeviren Mojtaba Nahani çeviri sürecini, hikayenin dilini ve bugünkü “adaletsizlikleri” anlattı. Nahani “Romanın merkezindeki evrensel çatışma, ne yazık ki zamansız bir gerçekliğe işaret ediyor. Bugün benzer adaletsizlikler aynı şiddette yaşanıyor” diyor. Unutmaya karşı direnme gücü… Romanın merkezinde yer alan yıkım, sadece bir barajın yol açtığı fiziksel bir felaket değil; aynı zamanda kültürel bir hafızanın silinişi. Bu kültürel kaybın ağırlığını Türkçe okura taşımak için çeviride nasıl bir duyarlılık geliştirdiniz? Bu acı gerçekle yüzleşmek, çeviri sürecinizi nasıl etkiledi? Bir çevirmen olarak, kelimelerin ötesine geçip o kelimelerin içine gömülü olan ruhu, kolektif hafızayı ve hissedilen acıyı taşıma sorumluluğu hissettim. Bu, yalnızca bir dil aktarımı değil; bir anlam ve duygu göçüydü. Kültürel silinmişliğin ağırlığını aktarabilmek için öncelikle metnin şiirsel ve ağıtsı ritmini Türkçede yeniden inşa etmeye çalıştım. Bu ritim, Farsça dilinde nasıl derin bir melankoli ve tekrar üzerinden kurulmuşsa, Türkçede de aynı etkiyi yaratacak sözcük seçimleri, cümle uzunlukları ve sessizlik anlarıyla yeniden kuruldu. Bu süreç, çeviriyi mekanik bir uğraş olmaktan çıkarıp beni derin bir tanıklığa taşıdı. Bu duygusal yük, zaman zaman çeviriyi yavaşlatan, ara vermeye zorlayan bir duruma dönüştü. Ancak aynı zamanda, bu acının evrenselliği ve Anadolu’da benzer öykülerin yaşanmışlığı, derin bir edebi ve insani dayanışma duygusu da yarattı. Buluttan Sonra’yı çevirmek, bana edebiyatın en temel işlevlerinden birini; unutmaya karşı direnme gücünü ve kaybın ortasında bile belleği onurlu bir biçimde taşıma sorumluluğunu bir kez daha anımsattı. Bu süreç, yalnızca bir romanı çevirmekten öte, onun taşıdığı insanlık durumunu yeni bir dilde yeniden yaşama katmak anlamına geldi. ‘Sembolik evreni Türkçeye aktarırken ruh nakli yapmaya çalıştım’ Eşyaların, evlerin ve kaybolan mekanların taşıdığı hafıza, romanın en ince duygu katmanlarından biri. Bu duygu yükünü Türkçeye taşırken sembolik dili nasıl yorumladınız? Romanda nesneler ve mekanlar, sessizce konuşan, hatırlayan ve acı çeken karakterlere dönüşür. Bu sembolik evreni Türkçeye aktarırken, kelimenin tam anlamıyla bir “ruh nakli” yapmaya çalıştım. Öncelikle her bir nesnenin ve mekanın metindeki işlevsel ve duygusal ağırlığını analiz ettim. Örneğin “ev”, sadece bir barınak değil; Yunus’un kimliğinin, atalarının emeğinin ve aile tarihinin taşa ve tuğlaya kazınmış halidir. Bu yüzden “ev” kelimesini sık sık “yuva”, “ocak” ve özellikle “bark” sözcüğüyle destekledim. “Bark”, Türkçede hem yapıyı hem de onunla kurulan güvenli, köklü bağı anlatan mükemmel bir sözcüktür. Şebdiz ise sıradan bir at değildir; masumiyetin, özgürlüğün ve kaybolan çocukluğun mitik bir temsilidir. Onun “simsiyah” oluşunu, sadece bir renk olarak değil, “gece gibi derin” ve “kadife gibi dokunaklı” bir nitelik olarak çevirerek şiirselliği ve hüznü ön plana çıkardım. Sembolizmi hissettirmek, açıklamaktan daha değerliydi. ‘Şiirsel bir akıcılık’ ya da ‘akıcı bir şiirsellik’ Metnin dili zaman zaman şiirselleşiyor ve sanki bir ağıt ritmine yaklaşıyor. Bu şiirselliği korumak ile Türkçe anlatımın akıcılığını sürdürmek arasında tercih yapmanız gereken yerler oldu mu? Bu, belki de çeviri sürecindeki en hassas dengeleme eylemiydi. Yazarın dili, sert gerçekçilik ile lirik bir ağıt arasında sürekli salınan bir sarkaç gibidir. Bu salınımın ritmini Türkçede yakalamak, iki dilin farklı müzikalitesi ve söz dizimi nedeniyle sürekli bir tercih ve uzlaşma gerektirdi. Şiirselliği korumak uğruna Türkçe cümlenin doğal akışını bozmak, aslında duygu aktarımını kesintiye uğratabilirdi. Tersi de geçerliydi; aşırı akıcı ve sade bir çeviri, metnin o dokunaklı, içe işleyen tonunu sıradanlaştırabilirdi. Bu ikilemle özellikle karakterlerin içsel monologlarında ve doğa tasvirlerinde karşılaştım. Çözümüm, “şiirsel bir akıcılık” ya da “akıcı bir şiirsellik” aramak oldu. ‘Şiddetin biçimleri, dili ve araçları dönüşmüş durumda’ Roman, devlet ile halk arasında sıkışmış hayatlara dikkat çekiyor. Sizce bugün benzer toplumsal adaletsizlikler hâlâ aynı şiddette yaşanıyor mu? Romanın merkezindeki bu evrensel çatışma, ne yazık ki zamansız bir gerçekliğe işaret ediyor. Bugün benzer adaletsizlikler aynı şiddette yaşanıyor; ancak bu şiddetin biçimleri, dili ve araçları dönüşmüş durumda. Romanın “dev” ile “birey” arasındaki o ezici ilişkisinin özü değişmedi: Merkezi güçlerin (devlet, şirketler), “kamu yararı”, “kalkınma” ya da “ilerleme” söylemiyle yerelin yaşamı, hafızası ve geleceği üzerinde mutlak tasarruf iddiası. Ancak bugün bu iddia, romanın geçtiği döneme kıyasla çok daha sofistike mekanizmalarla işliyor. Şiddet artık yalnız bir buldozerin fiziksel varlığıyla sınırlı kalmıyor; hukuki metinlerin labirentlerinde, bürokrasinin görünmez duvarlarında, medya ve enformasyon manipülasyonunda, ekonomik baskıların yarattığı çaresizlikte gizleniyor. Buluttan Sonra bize şunu anımsatıyor: Adaletsizliğin kökü, gücün sorumsuzca kullanılması ve insanın “sayı”dan ibaret görülmesinde yatıyor. Bu dinamik değişmediği sürece Gergabad’ın trajedisi, farklı adlar ve farklı coğrafyalar altında yeniden üretilmeye devam edecektir. ‘Bildiğim bela’ ile ‘bilmediğim tehlike’ karmaşası Roman, göç etmekle kalmak arasındaki o sıkışmışlığı çok iyi işliyor. Sizce bugün insanlar neden hâlâ aynı ikilemde boğuluyor? Çünkü bu ikilem, insan olmanın taşıdığı en temel ve çözümsüz görünen çatışmalardan biridir: Aidiyet ile özgürlük, kökler ile kanatlar, güvenlik ile umut arasındaki gerilim. Roman, bu çatışmayı en saf haliyle sunduğu için bugün de aynı derecede yankı buluyor. Bugün bu ikilemin şiddetini artıran faktörler var. Bir yanda, iklim krizi, ekonomik krizler ve siyasi çatışmalar gibi yeni ve küresel itici güçler insanları topraklarından koparıyor. Diğer yanda ise göç yasaları, sınır duvarları ve yabancı düşmanlığı gibi daha sert engeller, gidilecek yeri belirsiz ve riskli bir macera haline getiriyor. Bu durum, seçimi “bildiğim bela” ile “bilmediğim tehlike” arasında daha da keskinleştiriyor. Ayrıca modern dünyada göç, bazen bir “başarı” ve “ilerleme” göstergesi olarak dayatılırken “kalma”, “yenilgi” ya da “tutuculuk” olarak damgalanabiliyor. Bu da ikileme toplumsal bir baskı boyutu ekliyor. Ancak özünde değişmeyen şey, her iki seçimin de bir tür kayıp içermesidir. Roman bunu acı bir şekilde gösterir: Göç eden geçmişini ve tanıdık dünyasını, kalan ise gelecek umudunu ve bazen fiziksel varlığını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Buluttan Sonra, bize bu tercihin ne kadar ağır olduğunu ve her iki yolda da bedellerin nasıl ödendiğini göstererek bu evrensel insanlık durumuna kalıcı bir anıt diker.
Babak konularını kapsayan Dikkat çeken bu gelişme, farklı toplum kesimlerini etkileyen boyutlarıyla öne çıkıyor. NLP güvenilirlik skoru orta düzeyde (50); içerik 0 farklı isimli kaynağa referans veriyor. Dikkat çekici şekilde, Çok sayıda anahtar terim içermesine rağmen akıcılık düşük; bilgi erişimi zorlayıcı. Bu haberin analitik profili: orta düzeyde güvenilirlik, ihmal edilebilir bilgi doğruluğu riski ve ihmal edilebilir propaganda etkisi.
Kamuoyunun gündemine taşınan bu haber, çeviren konularını kapsayan çok boyutlu bir konuyu ele alıyor. Dilbilgisi değerlendirmemiz mükemmel (80/100); genel yazım kalitesi tam olarak uyuyor. Bunun yanı sıra, yanlılık analizi, içeriğin dengeli bir perspektif sunduğunu (0 puan) ortaya koyuyor. Öte yandan, eğitim değeri sınırlı (20/100); içerik yüzeysel bir bilgi yapısı sunuyor.
Değerlendirmemize göre, zengin terimsel içeriğe rağmen düşük okunabilirlik; teknik bir kitle hedeflenmiş olabilir. Değerlendirmemize göre, güvenilirlik değerlendirmemiz orta düzeyde (50/100); haberde 0 atıf ve 0 isimli kaynak bulunuyor. Analiz sonuçlarına bakıldığında, haber 0 farklı varlığa referans veriyor ve 0 kaynak atfı içeriyor; anahtar kelime yoğunluğu: 30. Öte yandan, okunabilirlik analizi, metnin çok zor okunan olduğunu gösteriyor (Flesch: 25, seviye: 14.7).
Bütüncül analiz: orta düzeyde güvenilirlik skoru, ihmal edilebilir doğruluk riski; okuyuculara eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeleri önerilir.